Iki gündür benim aklimda neredeyse sürekli Afrika- özellikle de Namibya var.
Kendi minik dünyamizla bu kadar mesgulken, bugün gazetelere göz atinca kendime geldim.
11 Eylül felaketinin üzerinden 9 yil gecmis. Oysa hala o gün o saatlerde neler yaptigimi, neler düsündügümü o kadar canli hatirliyorum ki.
Sonra Türkiye’de artik son aylarda giderek iyice can sikici „evet“, „hayir“, "boykot" tartismalarindan sıkılmışken Y. Türker’in şu yazisina rastladim. Son yillarda onu nadir okuyordum - zaman zaman cok yakin sinirlarinda dolastigi, benim bir türlü alisamadigim Türkiye’deki bu acaip yapiskan duygusallik ve aglaklik canimi iyice sikiyor artik-.
Ama yazinin şu asagidaki kismi bana cok eskileri, taaa „Yeni Insan“ dergisinden ilgiyle hatirladigim Yildirim Türker'i yeniden hatirlatti.
"...
Düşmanlık üretmeden, birbirimizin üstüne yumurta, boya, bin bir çeşit hakaret, tehdit, şantaj savurmadan bir adım atmayı beceremiyoruz işte. Kan alan, can alan, işgalci dil, kavruk hayatımızın sıvası hâlâ.
Kahramanlık, cengâver erkeklik, karşı taraftakini zorbalıkla sindirmenin yordamıyla demokrasi peşindeyiz. Demokrasiden anladığımız da kendi dilimize tercüme etmiş olduğumuz bir savaş alanı.
Tercüme meselesi, hayatımızın her anını işgal etmiş. Karşımızdakini, yanımızdakini, uzağımızdakini, kurdu kuşu, havayı suyu, taşı toprağı, dünyayı kendi dilimize tercüme ederken yitip gidenler üstüne yazıklanmayla geçer hayat. Anladığımızı sandığımızı hazmedememiş; beğendiğimizi sandığımızı sevememiş olduğumuzu fark ettiğimizde. Karşımızdakinin savunmasını tehdit sanmış, uzattığı eli yumruk, getirdiği çiçeği lanet sanmış olduğumuzu.
Kişisel dramlar yanlış tercümeden doğar. Yaralarımızla okur, yaralarımızla
dinleriz. Kendimizi ne kadar sağaltmış olduğumuzu sansak da çocukluğumuzdan beri incinmiş her anlam, belki biraz güdük ya da aksine şiş kalacaktır. Diyelim vicdan kelimesi herkesin ufkunda farklı bir hacim kaplar; kimileri adaleti ceza, eşitliği ‘fifti fifticilik’ sanar.
Bu yüzden kimi sevgiyi tepinerek ister, kiminin istediği fark edilmez; kiminin sevecek yerleri çoktan iğdiş edilmiştir, kimi bir aferine kaç takla atar. Kimi karşısındakinden korktukça korkutur, sonunda en korktuğu şeyi yapar. Kiminin bilmeden yarasını okşarsın, canı yanar, ısırır.
Hız, tercüme hatalarını besler, nasılsa ‘ah kimsenin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya’...
Marx, haklıydı. ‘Yeni bir dil öğrenmeye başlayan kişi, onu hep kendi anadiline çevirir durur.’
Demokrasi denen o yabancı dili özümseyebilmek için zorbalığın, güce tapmanın, ezik böbürlenmelerin lehçesiyle kirlenmiş anadilimizi unutmak zorundayız. Demokrasinin Türkçe mealinden bize hayır yok".