Oppenheim, Nisan 2011
Diyarbakir ceza eviyle ilgili bilgileri ben cok gecikerek ilk kez ayrintilariyla Nese Düzel’in Radikal’deki röportajlarindan okuyup neredeyse kendimi aylarca toparlayamamistim.
Türkiye’de hemen herkesin bildigi sistematik iskencenin varligini elbette ben de biliyordum. Hepimizin cevresinde en az bir tanidigi ya iskenceye ugramistir, ya da sonunda zaten beraat edecegi sacma sapan politik nedenlerle aylarca gözaltinda tutulmustur. Özellikle 12 Mart, 12 Eylülü ve sonrasini yasayanlar bunu iyi bilirler.
Ama bu kez beni dehsete düsüren, Diyarbakir ceza evinde sadistligin alabilecegi akil almaz boyutlarin yanisira iskencenin cesidinin bile Türkiye’de hangi etnik gruba ait oldugunuza bagli olmasiydi. Okuduklarim 12 eylülde hem Mamak'ta hem de emniyette yapilan iskencelerle kiyaslanamayacak boyuttaydi. Sanki Diyarbakir cezaevi, Türkiye’den bagimsiz tamamiyla kendi kurallari olan dünya disi bir yerdi. Orayi yönetenler, orada calisanlar ve bizzat iskenceyi sistematik bir titizlikle planlayip uygulayanlarin cogu zaten artik biliniyor ama o siralar – kimbilir belki simdi bile- kendilerinin tüm yasalarin disinda, dokunulmaz ve hesap sorulmaz olduklarina kesinlikle inanmis olmalilar.
O yazilari okudugum dönemde aklima ilk gelen soru böyle bir seyden sonra toplumsal baris mümkün mü? Devlet adiyla yapilmis bu cok karmasik, cok katmanli suclar nasil tek tek aciklanacak, sorumlular nasil yargilanacak? En önemlisi oralardan gecmis binlerce insan icin toplum olarak neler yapacagiz, onlarin acilarini samimi olarak nasil anlayabilecegiz? Cesetleri kaybolmus, kimbilir hangi tarlaya gömülmüs yüzlerce insanin yakinlarini baris istedigimize nasil ikna edecegiz?
Aklima Güney Afrikada’ki örnekler geliyor, örnegin Truth and Reconciliation Commission, (gercegi ortaya cikarma ve sonrasinda barismak, affetmek ile ilgili bir dolu olumlu gelisme var) ama gercegi hic bir bahane aramadan ortaya cikarma, onun aci veren manevi ve maddi sonuclarina katlanma, acik konusma ve özür dileme gelenegi olmayan, unutmaya egilimli bizim gibi toplumlar icin uygulanabilir mi, özellikle buna bir de tuhaf bir anayasa ve iyi islemeyen bir yargi sistemi eklenince? Benim süphelerim var.
Böyle durumlarda kisisel olarak ise yarayan bir yöntem var hepimiz icin, ben ya ben orada olsaydim, ya benim ailemden birisi orada iskence görseydi, ya yakinlarimdan birisi orada öldürülseydi diye soruyorum kendime, ne düsünürdüm, neler yapardim, neler umut ederdim, yeniden bu toplumda yerimi nasil bulurdum. Ya da bir adim daha ileriye gidip sunu düsünüyorum, ya Türkiye’de etnik bir azinliga ait olsaydim. Bunun insanin kendi sectigi politik, entellektüel ve zihinsel olarak hissettigi bir tür "gönüllü" azinlik olmaktan cok büyük bir farki var.
Böyle sorular ne ise mi yariyor? Bana Nese Düzel yazilarini okuduktan sonra bir daha böyle seyler yasanmamasi kisisel olarak ne yapabilirim, aktif olarak baris sürecine ne yardimim olur diye düsündürmüstü, son yillarda tanistigim kürt kökenli arkadaslarimi daha dikkatli dinliyorum.

Keine Kommentare:
Kommentar veröffentlichen