Mittwoch, 25. November 2009

El Dorado!




Dün Münih’de bir mezarligin kilisesindeydik. Ailenin hemen hemen tüm yaslilari oradaydi, yas ortalamasi bayagi yüksekti. Tony’nin 46 yasinda aniden ölümü belki de bu yüzden iyice can acitici. Bavyerayi bilenler anlar, orada bavyeralilarin otoriteyle, neseli bir baskaldirisla karisik mizahlariyla bas edebildikleri koyu bir katoliklik hakimdir. Cenaze kalabaliginin büyük olasilikla cogunun katildigi ilk protestan cenaze ayiniydi. Hepimiz üzgün ve suskun rahibin sözlerini beklerken, ortaliga birden su meshur western müzigi El Dorado yayildi. George Alexander'in güclü sesiyle önce herkes irkildi, sonra giderek ritme kapilip dinlerken herkes kendi anilarina daldi.

In sunshine and shadow, from darkness till noon
Over mountains that reach from the sky to the moon
A man with a dream that will never let go
Keeps searching to find El Dorado
So ride, boldly ride, to the end of the rainbow

Ride, boldly ride, till you find El Dorado
....

Tony‘nin en sevdigi sarkiymis. Walther, Bernhard, ben ve Gunther gözlerimizle gülmek ile saskinlik arasinda gidip geldik biraz, ama biz de sarkinin ritmine kendimizi biraktik en sonunda. Ben de yagmurlu gri bir münih mezarliginda  Tony’nin cocukken oynadigi, dolastigi günesli genis, sonsuz Güney Afrika ciftliklerini hayal ettim.

Antonie -alias Tony- aile icinde biraz karanlik ve sisli bir efsane gibiydi. Hepimiz, hakkinda duydugumuz seyleri bir araya ekleyerek, uzak ama merak cekici bir hayat hikayesi yaratmistik.

Dedeleri 17. yüzyilda Hollanda’dan kalkip Güney Afrika’ya yerlesmis „Buren“ lardandi Tony. Buren Güney Afrika’daki apartheid yönetimindeki korkunc rolleri malumdu. 80lerden 90’larin baslarina dogru artik neredeyse tüm dünyanin katildigi ekonomik ambargonun iyice daralmaya basladigi dönemlerde herkesin bu kadar uzun sürebilen apartheid ve sonuclarina  karsi tepkileri bayagi artmisti. Tony ve ailesinin apartheidi desteklemeleri aile icinde suskunlukla cezalandirmisti.

Neden kimsenin aklina ona direk sormak gelmedi, simdi düsününce bana eskiden de oldugu gibi tuhaf geliyor. Tony kuzenlerin en genci Andrea ile evlenmisti, Andrea’nin annesi tante Lily bunu sessiz ama kesin bir izolasyonla uzun zaman aileden uzak tutmustu. Ailenin degisik nedenlerle bir araya geldigi dügünler, cenazeler, yas günleri, noel gibi hemen hic bir toplantisinda Tony yoktu. Naif kuzen Andrea’nin bazen agzindan kacirdigi ufak gündelik ayrintilarla Tony hakkinda bir seyler duyuyorduk.

Bu durum sanirim on yil kadar filan sürdü, taa ki yine baska bir kuzen hepimizi tek tek Salzburg’a dügününe davet edene kadar. Böyle haberler aninda yayilir: Tony’de gelecekmis!!!

Tony tam bir devdi, öyle kocamandi ki, onunla konusurken insan kendini cüce  hissediyordu. Elini siktigi insana, elini bir kiskaca kaptirdigi hissi veriyordu. Erkek kuzenler gücün bu kadar maskesiz sergilenmesine sasirmislardi. Vücudu sanki saf bir kas paketiydi, rustikal bu bütünlükte tek yumusaklik mavi gözleriydi. Ama genel hava o kadar ürkütücüydi ki onun gözlerinin icine bakmak hic de kolay degildi. Kimseyi takmayan, herseyin disinda bir havasi vardi. Küstah bir kendini begenmislikden cok, ben buraya yanlislikla düstüm ama egleniyorum havasiydi.

Tony bütün diplomat cocuklari gibi cok erkenden ülkesinden ayrilmisti. Cocuklugunun bir dönemini Almanya’da, bir dönemini Ingiltere’de, bir bölümünü de Güney Afrika’da gecirmisti. Yine benzer sartlarda büyüyen cogu diplomat cocugu gibi okul hayatinin büyük kismi yatili okullarda gecmisti. Cocukken gecirdigi atesli agir bir hastalikdan sag kurtulmus, ama geride yasi ilerledikce siklasan, cok canini yakip, yer yer normal hayatini etkileyecek nöbetler birakmisti.

Zaman icinde ailesiyle iliskileri zayiflamis, irkci yönetimin degismesinden, Mandela’nin baskan secilmesinden sonra bir daha da Güney Afrika’ya ayak basmamisti.

Rahibin söyledigine göre cok caliskanmis, isini ve insanlara yardim etmeyi seviyormus. Hayatinin son üc haftasi hic kolay gecmemis, hatta bir ara Andrea’ya artik yolculuk zamaninin geldigini ve onu hayatta yanliz birakacagi icin cok üzüldügünü söylemis.

Onu en son gördügümüzde onkel Ernst’in 80. dogum günüydü, gecen ekimdi. Tony bir süre sonra kalabaliktan sikilip her zamanki gibi odasina cekilmisti. Ayrilirken odasina girmis hoscakal demistim, belki de artik bana alistigi icin uzun uzun teraryumlarini, besledigi ve yetistirdigi sürüngeleri, kocaman, ürkütücü yilanlarini göstermis, gurur ve heyecanla yeni planlarindan bahsetmisti.

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen